Kodlama Okullarda Gerekli mi ?

Kodlama Okullarda Gerekli mi ?

Malumunuz son zamanlarda hayatımıza bir çok yenilik giriyor. Akıllı tahta uygulamaları, tablet uygulamaları, ne işe yaradığı bilinmeyen ama birileri tarafından kullanılmaya çalışılan yazılımlar… Henüz daha bunları bir taksonomi ile oturtamamışken birde kodlama diye bir kavram duyar olduk.

Pek sayın Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığımız, önümüzdeki yıllarda kodlama dersi konacağını açıkladı. Açıklama neden Milli Eğitim Bakanlığı’ndan gelmiyor ? Bu soru ayrı bir makalenin tartışma konusu. Ancak biz bu konuya girmeyelim. Garip olduğunu görmezden gelelim.

Peki şunu soralım o halde… Din dersi veriyorsun herkes müslüman değil. Müzik dersi veriyorsun, herkes müzisyen değil. Resim dersi veriyorsun, herkes ressam değil. Hiçkimse hepsini bir arada başaramaz. Böyle bir yeti mümkün değil. Ancak buna karşılık bunlarda başarılı olmanız bekleniyor. Şimdi birde kodlama çıktı. Çağ atladık.

Dünya’da tabiki örnekleri mevcut. Amerika başta olmak üzere İngiltere, Avustralya gibi ülker başı çekiyor. Ancak örnek verebilecek ülke sayısı 2 elin parmaklarını geçmez.

Uzun yıllardır IT sektöründe çalışmış birisi olarak yazılım alanında birçok şey öğrendim. İlk önce HTML dilini ( Lise 1 ), sonra qBasic ve pascal ile devam eden bu süreç Visual Basic ile devam etti. Ancak bulunduğum şehir ve ortamlarda yazılıma olan ilginin azlığı yüzünden bu bilgileri rafa kaldırdım. Uzunca yıllar boyu rafta kaldıktan sonra 2011 yılında popülasyonun artması ve şehir değiştirmem nedeni ile tekrar gündem konusu yapıp bu alanda yenilikleri takip edip günümüze kadar geldim. Ancak öğrendiğim bir husus var ki bunu özellikle paylaşmak istiyorum. Siz ne kadar iyi yazılım dili öğrenirseniz öğrenin, önemli olan dili ne kadar iyi bildiğiniz değil, yapıyı ne kadar iyi kurduğunuzdur. Bir futbolcu düşünün; hızlı koşuyor, bileğine hakim, güçlü, sert şutlar vuran, müthiş çalımlar atan ve taraftarın gözüne hoş gelsin diye estetik hareketler yapan… Ancak bu vatandaşın pozisyon bilgisi olmazsa, olduğu ortamın gereksinimlerini tanımıyorsa ve etrafını göremiyorsa neyleyim ben öyle futbolcuyu ?  İşte kodlama bilmekte buna benzer. Siz önce ortamları tanıtmadan bu işe soyundurursanız, gerekli başarıyı elde edemezsiniz.  Aynen yazılım işi de böyledir. Önce etrafınızı tanıyıp görmeniz gerekiyor…

Kodlama dersi kötü mü ?

Hayır. Kesinlikle değil. Güzel bir hareket. Ancak bunu bir ders gibi sorumlu tutmak yanlış. Yazılımcı olmak herkesin yapabileceği bir iş değildir. Bunu bir kulüp adı altında yapmak daha uygun olur. Herkesi yazılımcı yapamazsınız…

kodlama_copcu

 

Sosyal medyada son zamanlarda yukarıdaki karikatür dolaşmakta. Anlamlı karikatür diye başlıklar atılmakta. Sanki 2. kısımda anne çok doğru birşey söylüyormuş gibi lanse ediliyor. Peki o zaman şunu sorayım: Herkes okursa, büyük adam olursa, zengin, akademisyen, yazılımcı, ressam vs… olursa çöpleri kim temizleyecek ? Çöpsüz başka bir dünya yaratamazsınız. Herkesin üstlenmek istediği bir misyon var. Çocuklarınızı başka birşeye zorlamayın… Sadece yön gösterin. ( Bu paragraf, değerli Şule Yurcu hocam ile ettiğimiz sohbette ortaya çıkmıştır. )

Dolayısıyla bu kodlama hareketi pek olumlu bir girişim gibi gelmiyor. Kodlamadan önce çocukların ingilizce öğrenmesi, sonra meslek edinecekleri alanda ingilizcelerini geliştirmesi daha uygun. Çünkü ingilizce bilmeden kodlama yapamazsınız…

Evvela biz bazı şeyleri önce halledelim. Kodlama işin kolay tarafı…

Görüşmek üzere!

Eğitim Teknolojilerinin Memento’su

Eğitim Teknolojilerinin Memento’su

2000 tarihli Memento adlı harika filmin başkahramanı Leonard Shelby karısını öldüren kişiyi araştırmaktadır. Kısa süreli hafıza kayıplarından şikâyetçidir. İlgili bilgileri hatırlayabilmek için notlar alır, polaroid fotoğraflar çeker ve bulduğu en önemli ipuçlarını dövme yoluyla vücuduna kazır. Böylece ne bildiği konusunda kalıcı izlere sahip olur.

Eğitim teknolojisi de an itibariyle kendi “memento”sunu tecrübe ediyor. Yeni çıkan teknolojilerin eğitim üzerinde devasa bir etkisinin olmasının beklendiği bir zamanda, eğitim teknolojileriyle bir şekilde bağlantılı bilişsel psikoloji, öğretim tasarımı gibi alanların ne yeni ne de temelsiz olmadığını unutmamak gerekir. Bu alanlar, insanların nasıl ve hangi şartlarda öğrendikleriyle, kanıta dayalı materyallerle ilgilenir. Aynı zamanda eğitimi geliştirmek adına derin fikirleri olan eğitim teknolojisi öncülerinin “eğitim sistemi yüzyıllardır değişmedi” şeklindeki iddialarını okuduğumda şunu düşünüyorum: Bizim ya da daha yüksek eğitimli liderlerin, politikacıların, girişimcilerin ihtiyacı olan şey -tam da Memento’daki dövmeler gibi- teknolojinin eğitim içinde çok eski ve zengin bir tarihinin olduğunu hatırlamaktır. Ve işte bu eski ve zengin tarih, modern dijital öğrenme mecralarının tasarımı hakkında bilgi verebilir. Neil Selwyn’in ‘Schools and Schooling in the Digital Age’inde de belirttiği gibi; tuhaf bellek yitimimiz, unutkanlığımız ya da hatta okullardaki teknolojik gelişim ve uygulamaların geçmiş dönemleri hakkındaki inatçı bilgisizliğimiz bizim kendi zararımızadır.

Bir eğitim araştırmacısı ve özellikle online öğrenme tasarımı ile ilgili çalışmalar yapan biri olarak, Temmuz 2014’te Eğitim Bakanlığı’nın Khan Academy’yi odağına alan 2.2 milyon dolarlık bir kaynak ayırdığını gördüğümde bu makaleyi yazmaya mecbur hissettim. Kısacası, bu faydalı çalışma Khan Academy kaynaklarını kullanan öğrencilerle kullanmayan öğrencilerin aldıkları sonuçları karşılaştıracak. Khan Academy’nin efektif uygulamaları, işte o zaman bu uygulamaları neyin efektif hale getirdiği konusunda somut fikir verecek.

Peki, kaynak kullanan ve kullanmayan öğrenciler arasındaki bir karşılaştırma beni neden eğitim teknolojilerinin tarihini hatırlamamız gerektiği konusunda yazmaya itti?

Çünkü bizlere öğrenmenin nasıl gerçekleştiğinden üstünkörü bahseden, hatta eğitimi geliştirmek için yeni çıkan teknolojilerden en yüksek verimi nasıl alabileceğimiz konusuyla hiç ilgilenmeyen karşılaştırmalı medya çalışmalarının paramızı ve zamanımızı yeterince harcadığını düşünüyorum. Karşılaştırmalı medya çalışmaları, öğrencilerin elde ettikleri sonuçların medya çapında değişiklik gösterip göstermediğini araştırır. 1920’lerden bu yana, benzer araştırmalar teknolojinin sonsuz düzeniyle yürütülegeldi. Bu tip araştırmalar, sınıfta eğitimle film karelerini, radyoyu, televizyonu, multimedyayı, online teslimi ve mobil cihazları karşılaştırdı ve tekrar tekrar benzer bir sonucu ortaya koydu. Bu sonuç her yere öylesine nüfuz etti ki, “kayda değer fark yok” olgusu olarak adlandırıldı.

Bu olgu, eğitimi pratikte nasıl uyguladığımızı hiç değiştirmeden, bir aracı başka bir araçla ikame etmenin öğrenme üzerinde çok küçük bir etkisi olacağının farkına varmayı temsil eder. Bunu örneklemek için en sevdiğim deney şu: Bir grup öğrenci canlı bir ders izlemektedir. İkinci bir grup öğrenci ise aynı dersi Youtube’da izler. Diğer her şeyi sabit tutarak; canlı ders grubu ve Youtube grubu yaklaşık olarak aynı performansı gösterecektir.

Peki, neden? Çünkü hangi mecradan verildiği önemli olmaksızın, ders derstir. Öğrencilerin birbirileriyle etkileşimlerinde bir değişiklik olmadığında, aynı şekilde öğrenme aktivitelerinde bir değişiklik olmadığında, öğrenme konusunda çok da fazla bir kazanım elde etmeyi ummamalıyız. Dijital öğrenmeyle ilgili araştırmalar gösteriyor ki, genel olarak, öğrenmeyi etkileyen şey teknoloji değil, eğitici tasarımlardaki ve yeni teknolojilerin tanıtımı ile desteklenen pedagojik uygulamalardaki değişikliklerdir.

Dijital eğitim hakkında öğrenmemiz gereken hala çok fazla şey var. O eski soruları sormaya devam etmektense, ilgili taraflar çok fikrimiz olmayan soruların cevaplarını araştırmak zorunda: Dijital öğrenme mecralarındaki öğrenmenin doğası nedir? Yeni çıkan teknolojiler öğretmeye ve eğitime nasıl olanak veriyor ve destekliyor? Eğitim sistemimiz global ve şebekelenmiş bir topluluğun öğrenme ihtiyaçlarına uyum sağlamak için nasıl değişmeli? Ve nasıl ve hangi şartlar altında yeni çıkan teknolojiler, efektif ve güçlü dijital öğrenme mecralarının tasarımını geliştirici etkiler gösterir?..

(George Veletsianos’un The Significance of Educational Technology History and Research adlı makalesinden derlenmiştir.)